22 Kasım 2008 Cumartesi

Atatürk

Atatürk, bizim için her zaman Atatürk veya Mustafa Kemal Atatürk'tür. Bu yazımda bir kaç yerden aldığım yazıları aktaracağım. Bunun nedeni de yazıların, tüm hislerimi aynen yansıtmış olmasıdır.

Birinci yazım; Prof. Fethi Murat DOĞAN'ın yazısıdır.

Biz, O'nu mısır tarlasında karga kovalamasıyla değil, topraklarımız
üzerinden leş kargalarını kovalamasıyla;

Biz, O'nu "Fikriye"siyle degil, emperyalizmin ezmeye çalıştığı tüm
uluslara örnek olan fikirleriyle;

Biz, O'nu kendisini çaresiz hisseden birisi olarak değil, tüm gücünü
Milli Mücadele döneminde kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına tek
yumruk olan ulusundan alan yüceler yücesi yüreğiyle;

Biz, O'nu içki masasından kalkmayan bir "ayyaş" olarak değil, üzerinde
güneş batmayan topraklara hükmedenlerle oturduğu masaya yumruğunu
vurup Sevr'i parçalayarak suratlarına fırlatan kararlılığıyla;

Biz, O'nu küçük yasta hocasına beslediği kini ileride devlet
yönetimine karıştıracak denli "sığ" bir lider olarak değil; tüm
dünyanın takdir ettiği ilerici görüşlerini silah yapıp bir ulusun
makus talihine meydan okuyan büyük devrimci kişiliğiyle;

Biz, O'nu kimseleri ilgilendirmeyecek "özel hayati"ni "insan yani"
olarak sunma şaklabanlığı ile değil; ornegin 1936'da Yalova'daki köşkü
bir ağacın kesilmesini önlemek için rayların üzerinde 4.80 metre
kaydıracak kadar dahi ve insan yani ile;

Biz, O'nu "Mustafa" olarak değil, bazı canlara inat, canimizin
parçası, ruhumuzun ta kendisi Mustafa Kemal Atatürk'ümüz olarak
anladık, anlatıyoruz.

İkinci yazım; Türk tarihi üzerine araştırmalarıyla bilinen yazarımız Rıza Zelyut'un yorumu:

Can Dündar'ın gizli oyunu

Son günlerde tartışılan Mustafa'yı ikinci kez izledim. Ve şunu fark ettim: Bu filmde gizli reklam var. Can Dündar büyük bölümü doğru olan filmin içine öyle sözler yerleştirmiş ki siz bunları duyunca; Atatürk'ün kişiliğinden de yaptığı devrimlerden de kuşkuya düşüyorsunuz.
Filmin sponsoru Akbank ve Sabancı Holding adına sunulan tanıtımda, bir bilimkurgu filmi gibi giriş yapalıyor ve 'Karanlık, hep karanlık' denilerek yola çıkılıyor. Böylece; Mustafa filmi ile Can Dündar'ın o mutlak karanlığı (Batı'da şeytanı simgeleyen ) aydınlattığı izlenimi zihninize sokuluyor. Böyle olunca, Atatürk kimliği o karanlığı sembolize ediyor.



Yanlış: Mustafa'dan önce üç çocuğu ölen Ali Rıza Efendi-Zübeyde Hanım çiftinin, son çocuklarının mezarının bir kumsala kazıldığı iddia ediliyor.
Doğrusu: Türkler; hiçbir zaman mezarlarını deniz kıyısına gömmezler. Dere yatakları, hatta su basan ovalar bile mezarlık olarak kullanılmaz.
GERİCİ AYAKLANMALAR GİZLENMİŞ
Yanlış: Mustafa, Kaymak Hafız'dan dayak yedikten sonra, askeri okula girmeyi kafasına koydu.
Doğrusu: Mustafa; döneminde Batı tarzı eğitim vermeye çalışan Şemsi Efendi mektebine kaydoldu. Bu mektep iki kez yobazlar tarafından basıldı. Sebebi de Şemsi Efendi'nin cüz yerine tebeşir ve kara tahta kullanmasıydı. Can Dündar; inatla Mustafa Kemal'in hayatında çok etkili olan gerici saldırıları görmezden gelmiş. İlkokulda iken yaşadığı bu saldırı; yüzbaşıyken karşılaştığı 31 Mart ayaklanması, Şeyh Sait İsyanı ve Menemen vahşeti; Mustafa'nın içinde yok.
Bu gericiliği yok etmek için tek çözümün devrimler olduğu ortadaydı. Bu yüzden Atatürk devrimleri; en büyük demokrasi adımları olarak atılmıştır.
Yanlış: Vahdettin, Mustafa Kemal'e, 'Paşa devleti kurtarabilirsin! ' dedi.
Doğrusu: Filmin içinde hemen ortaya çıkıyor. Biraz sonra; Mustafa Kemal'in Harbiye Bakanı olmak istediği ama bunun padişah tarafından kabul edilmediği söyleniyor. Gerçekten de Mustafa Kemal; Vahdettin'e bazı öneriler götürmüş ama Padişah Vahdettin bunları kabul etmemiştir.
Yanlış: Kemal Paşa, Çanakkale'de yaptıklarının bilinmediğini görünce ve Harbiye Nazırı da yapılmayınca umudunu kesip Anadolu'ya gitmeye karar verdi.
Doğrusu: Filmin içinde var: İngilizler; aralarında Kemal Paşa'nın da bulunduğu tehlikeli isimlerin İstanbul'dan uzaklaştırılmasını istiyor. Bu arada; Mustafa Kemal de durumu gözlemliyor ve İstanbul'dan umudunu kesip yeni bir mücadele başlatmak için Anadolu'ya geçmeye karar veriyor. Vahdettin de onu pasifize etmek için Karadeniz Bölgesi'ne yolluyor. Mustafa Kemal gidecek; burada, Rumlara karşı direnen Türkleri yola getirecek... İşte hayal bu... Can Dündar; vatanı kurtarsın diye gönderdiği Mustafa Kemal'i idama mahkum ettiren Vahdettin gerçeğini gizliyor.
Yanlış: Mustafa Kemal; Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı dedi; sonra padişahı, halifeyi, devleti kurtarmak için harekete geçti.
Doğrusu: Mustafa Kemal; Sevr'den sonra Osmanlı devletinin fiilen ortadan kalktığını söyledi. O devleti ayağa kaldırmak, halifeyi Hıristiyan esaretinden kurtarmak gibi sloganları yer yer kullanmıştır. Bir kurtuluş mücadelesinde; padişahçı bir toplumu harekete geçirebilmek için böyle pratik sloganlar kullanmak kaçınılmazdı. Can Dündar; Mustafa Kemal'i bu pratik tutumu yüzünden bir sahtekar gibi sunmaya çabalıyor. Bir gizli reklam daha.
Yanlış: Halka dinsel düşünce veren, İslami düşünce üreten tekkeler kapatıldı.
Doğrusu: İşte Can Dündar burada daha açık olarak ortaya çıkıyor: Tekkelerin kapatılmasını bir devrim gibi aktarırken; araya sokuşturduğu o sıfatlarla (İslami düşünce üreten, vatandaşa din bilgisi veren) tekkeleri yücelterek karşı devrimcilerin safına geçiyor.
Yanlış: 'Harf devrimi ile eski yazılı koca bir tarih sıfırlanmıştı.'
Doğrusu: Eski yazıya dayalı kültürün sıfırlanmadığını bugün hep birlikte yaşıyoruz. Arap alfabesinin değiştirilmesi ile eğitim öğretim müthiş bir hız kazanmıştır. Bunu film de itiraf ediyor.
Yanlış: Muhalefeti sildi, otoritesini gösterdi; şeyh haline geldi'
Doğrusu: Can Dündar gibi öbür liberal aydınlar da bilsinler: Atatürk, daha padişahlık düzeni dışında hiçbir şey bilmeyen bir toplumu cumhuriyete geçirdi. En büyük demokrasi hareketi budur. Ve yine olağanüstü bir açılım yaptı: Cumhuriyetin kuruluşundan bir yıl geçmişti ki ikinci bir parti kuruldu: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası. Bu parti gericilğin odağı olunca da cumhuriyet mahkemeleri kapattı.
Yanlış: 'Gözünü kırpmadan en yakın arkadaşlarını idama gönderdi.'
Doğrusu: Can Dündar yine saptırıyor. Suikastçi gericilere idam kararını İstiklal Mahkemesi verdi. Mustafa Kemal de o mahkemeden bazı arkadaşlarını kurtardı. İzmir Suikasti'nin neden yapıldığını iyi incelemeden böyle genel hüküm üreterek günümüze yine göz kırpıyor Can Dündar.






CAN Dündar, Senaryoyu oluştururken belli ki Rauf Orbay-Ali Fuat Cebesoy penceresinden bakmış dünyaya. Bu parti kurulduktan sonra Doğu'da Şeyh Sait ayaklanıyor. Cumhuriyet yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. İsyan'dan sonra da gerici kurumları temizlemek için Mustafa Kemal daha kararlı biçimde harekete geçiyor. İşte o çok övdüğü tekkeler de bu süreçte kapatılıyor.
Yanlış: 'Devrim, evlatlarını yiyordu!'
Doğrusu: Devrim; evlatlarını yemedi. Tasfiye edilenler; cumhuriyet aleyhinde olan subaylardı. Bunların, 'Ben padişahın ekmeğini yedim!' diyerek cumhuriyete karşı çıktıklarını Can Dündar görmezden gelmiş.
Can Dündar; önyargılı olduğundan üniversite reformundan; 1930'larda Almanya'daki bilim adamlarının binbir zorlukla Türkiye'ye getirilerek medrese sisteminin yerine bilim sisteminin yerleştirilmesinden de haberi yok. Veya öyle gözüküyor. Sadece üniversite reformu bile büyük demokratik devrimdir...
Yanlış: 'Halktan korkuyordu. Hep yalnızdı.'
Doğrusu: Atatürk, kalabalıklardan korksa, beş kişiyle nasıl olur da devrimlerle bitecek bir maceraya atılır? Bu iddia; Atatürk'e yapılmış en derin saldırıdır. O; hiç yalnız değildi. Atatürk'ün sofrası da bir ayyaş sofrası değil, bilim üretilen bir alandı. Asıl ayyaş sofraları Osmanlı sarayında kuruluyordu. İsterse Can Dündar'a belgelerini verebilirim. ..



Eksikler pek bol: Mustafa Kemal; sadece Türkiye ile sınırlı bir lider değil. O; Avrupa'yı, Balkanları, Ortadoğu'yu etkilemiş önemli bir isim. Bundan hiçbir iz yok. Can Dündar; Atatürk dönemi dış politikasına yer verirse acaba bugünkü dış politikamızın rezil duruma düşeceğinden mi korktu?
Türk Tarih Tezi'ni ve Güneş Dil Teorisi'ni de sadece eğlenmek için anan Can Dündar; belli kesimlerden aferin alacaktır.
Filmin müziği de kurgusu da, montajı da bir curcuna, tam bir amatör işi... Goran'ın ismi bile o kötü ve karışık müziği kurtaramamış... Sabancı Üniversitesi' ni gayrimilli kültürel işlerin merkezine çeviren Sabancı yöneticilerinin bu sponsorluğu beni şaşırtmamıştır. Kendileri hangi millete mal satacak, çok merak ediyorum.

Üçüncü yazımın yazarını bilmiyorum. Bana gelen kaynağa göre bir Ortaokulun duvarından alınma yazı:

ATATÜRK...


Gençliğinde kot pantolon giyememiş.

Sevgilisinin elinden tutup
hasılat rekorları kiran bir sinema filmine gidememiş...
Padişah ona Trablusgarp Cephesi'nde görev verdiğinde, lüks uçak
şirketinin,
first class koltuğunda viskisini yudumlayarak görev yerine gidememiş...

Halkına bağımsızlık fikrini anlatabilmek için kortej
esliğinde
Mercedes'lerle gezememiş Anadolu'yu...
Kurtuluş hareketini başlatmak için 19 Mayıs'ta Samsun'a ayak basan
ayağında
spor ayakkabısı ya da kovboy çizmesi yokmuş...
Kazandığı her savaştan sonra savaş sahasına fırlayıp moral veren
mini etekli
ponpon kızlar da yokmuş...
Tarih kitaplarına bakılırsa, Yunanlıları İzmir'den denize
döktükten sonra timsah yürüyüşü de yapmamışlar...
Ülkesinde yapacağı devrimleri, unutmamak için not
alacağı bir
cep bilgisayarı olmadığı gibi, kendisine suikast girişiminde
bulunacakları
da cep telefonundan öğrenememiş!
Atatürk için üzülüyorum. Dağ gibi adam, bir radyo programına faks
çekemeden,
İsmet Pasa için Safiye Ayla'dan bir istek parçası isteyemeden
gitti ..

Lozan Zaferi'nden sonra veya Cumhuriyet'in ilanından sonra
arabaya atlayıp
sabahlara kadar korna çalıp, elinde bayraklarla sokaklarda tur
atamadı.

Evinin balkonuna çıkıp, bir şarjör mermiyi havaya sıkamadı.
Atatürk'e acıyorum...

Sen kalk, dört kadınla evlenebileceğin bir
dönemde dünyaya gel,

sonra değerini bilmeyip tek kadınla evlilik sistemini
getir. Aaaah ah...
Çılgın diskolara gitmek, sabahlara kadar içip, içip rock yapmak,
babasının mersedesini alıp söyle bir Emirgan turu çekmek dururken...
Bunları yapmadı Atatürk...

Keyif çatmadı...
Tüm hayatini ülkesinin kurtuluşuna ve uygarlaşmasına harcadı...

ISTE ONUN IÇIN BÜYÜK ADAMDI ATATÜRK HER FIRSAT ELINDE VARDI. O ISE
SADECE
BU MILLETIN BAGIMSIZLIGINI ISTEDI.

BÜTÜN SUÇU

2 KADEH RAKI IÇMEKTI
O KADAR.....


Mina Urgan'ın anısı "Bir Dinazorun Anıları" adlı kitapta da yer alıyor. Şöyle;

"Cenazeyi aile dostu bir avukatın Karaköy'de caddeye bakan bürosundan seyrettik. Büro yüksek kaldırımın tam altındaydı. Top arabasını görünce ansızın şiddetli bir dolu yağıyormuşcasına (çıt çıt çıt ) sesleri geldi oradan. Meğer eskiden basamaklı olan yüksek kaldırımda toplanan Yahudiler, dinlerinin yas geleneğine uyarak giysilerinin düğmelerini aynı anda koparmışlar yere atmışlardı. Düşen düğmelerdi o dolu seslerini çıkaranlar"

Betül Mardin bir TV de anlatmıştı.

Betül Mardin 1938' de okuluna her gün tramvayla gidip gelirmiş. Anlattığına göre tramvay Dolmabahçe önüne geldiğinde vatman aracı durdurur, hemen aşağı inip bir koşu Saray' ın kapısındaki nöbetçiye gider ve "Gazi bugün nasıl?" diye sorarmış.

Sonra da aldığı cevabı tramvay yolcularına aktarırmış. Eğer cevap "Ateşi biraz düştü, bugün daha iyi" şeklindeyse tramvaydan sevinç naraları ve alkışlar yükselirmiş.

Yok eğer cevap "Ateşi çıktı, bugün pek iyi değil" olursa tramvaydakilerin çoğu hıçkırarak ağlamaya başlarmış.

2 Kasım 2008 Pazar

dağcılık

Peri'nin bir yazısı üzerine dağcılık konusunda bir kaç konuyu belirteyim. Bu konu aslında doğa sporlarını ilgilendiren bir konu.

Doğa ile uyum içinde yaşamalısınız. Doğa ile savaş yapamazsınız. Yapacağınız herşeyi bu düşünce doğrultusunda yapmalısınız.

Doğa ile uyum için bir eğitim şarttır. Çünkü bizler kentte doğduk ve büyüdük, doğada büyümedik. Bu nedenle doğa ile uyum içinde olmayı nasıl gerçekleştireceğimizi eğitim ile öğrenmemiz gerekmektedir.

Bir örnek vereyim. Doğaya uyumlu giyecekler giymemiz, nefes düzenimiz, hava durumunu gözlemlemek önemli unsurlardır. Bunlara uymamanın sonucu, Onno Tunç'un uçak kazasında gördüğümüz gibi, iki gencin kaza yerine gitmek için hareket etmesi ve ölümleri ile sonuçlanan bir macera oluşmuştur.

Son on yılda dağcılıkta bir çok ölümle sonuçlanan olayın büyük bir bölümü, aslında dağ kazası değildir. Eğitimsizlik, kişiliğin oturmamış olması, malzeme eksikliği, adam sendecilik gibi nedenler ile ölüm veya yaralanma gerçekleşmektedir.

Ülkemizde doğa sproları eğitmenlerinin de yetersiz olduğnu söylemek mümkündür. Bir çok yerde eğitim verilmekte, eğitimci niteliği olmayan kişiler eğitim vermekte, eğitimler hiç bir denetime tabi tutulmakta, belgeli de olsa etik değerlerden uzak görüşe sahiptirler. Böyle olunca da sürekli olarak yamaç paraşütü kazaları için arama kurtarmaya gideriz, dağlarda yaralı kurtarmaya veya ceset indirmeye gideriz.

Aladağlarda tur kayağı yopıyordum. Bilmeyenler için belirteyim; tur kayağı, pist dışında kaydığımız, altlarına konan bir özel kumaş ile geri kaymasını önlenen ve bir kısım değişiklikleri olan kayak ile dağa çıkış yapabildiğimiz kayaktır. Turda Sait, Dilhun ve bir kaç arkadaş daha vardı. Sabah, bir geçiş yapmak için tura çıktık. Akşam dönecektik. Geçit yerine yaklaştığımızda bir gün önce yağan karın oturmadığını, her an bir çığ tehlikesinin var olduğunu farkettik. Kayak ile yola devam etmenin doğru olmayacağına karar verdik ve döndük. Dönüşümüzde bir fransız ve başlarında iki türkün rehberliğinde tur kayağı ile gelmekte olduklarını gördük. Durumu söyledik. Bizimle dalga geçtiler. İşte bizi aşağılarcasına hareket ettiler. Siz kim tur kayağı kim, dercesine bir tavır içindeydiler. Ertesi gün iki kişi çığ altında kaldı. Aldığımız telsiz ihbarı ile kurtarmaya gittik. Sonuçta ikisi de öldüler.

Tüm herşey doğa ile uyumlu yaşamaya çalışmaktadır. Dağa kazası da sizin tarafınızdan doğa ile uyumlu yaşamak için tüm koşullar yerine getirilmesine rağmen oluşan kazaya denir aslında. Ben bunun dışında doğadaki ölümleri dağ kazası olarak nitelemediğim gibi cinayet veya intihar diye niteliyorum.

Hoşkalın.

7 Ekim 2008 Salı

bir güvenlik geçişinde hakimin aranması

Haber şu: Bir hakim, havaalanında güvenlik aramasında üstünü aratmadığı için uçak üç saat gecikmeli olarak kalkmış.

Ülkem için ne onur kırıcı bir durum. Birhakim, güvenlik güçleri tarafından aranmaya kalkışıyor. Haberin gazetede veriliş biçimi bile ülkemin hangi noktada olduğunu gösteriyor.

Önce haberin veriliş biçimi üzerinde durayım. Haber, bir İçişleri Bakanlığının bir küçük düşürücü olayı olarak yer alması gerekir iken bir hakimin, üzerini aratmaması nedeniyle üç saat gecikmeli kalktığı olarak yer almakta. Haberde hakim, uçağın gecikmeli kaklmasından sorumlu tutuluyor. Sorumlunun, bu uygulama nedeniyle İçişleri Bakanlığı olarak gösterilmesi gerekir iken basının tutumu ilk rezalet konusu.

Önemli olan nokta ise ülkemde, bir hakimin üzerini aratmak istememesi. Bu nasıl iştir ki bir hakim, üstü aranmak istenmektedir. Bu konudaki ısrarına rağmen görüş sorulması ve benzeri nedenler ile uçağın kalkışı üç saat gecikmiştir. Yani, anında bir önlem ile özür dilenmesi ile sorun giderilmeye çalışılmamaktadır. Arama tavrı üç saat sürdürülmüş, sonunda aranmışx veya aranmamış önemli değil ama ülkemde bir hakimin onuru kırılmıştır.

Sanırım Savcılık bu kondua gereken önlemi alarak olaya neden olan ilgiler hakkında derhal dava açmak yoluna gitmiştir. Vereceği kararın da bir örneğini bir daha benzeri bir olay yaşanmaması için İçişleri Bakanlığına ve havaalanlarında güvenlik uygulaması sorumluluğunu üstelen makamlara gönderecektir.

Bu yazıımın aynı zamanda, olayın gerçekleştiği yer olması nedeniyle Diyarbakır C. Savcılığına suç duyurusu olarak işleme alınmasını talep ediyorum.

3 Ekim 2008 Cuma

türkçe kullanalım

Çevremizde oluşan kirlilik o kadar çok arttı ki nereden toparlamaycağımızı bile şaşırıyorum. Zaman içinde yılgınlığa düşüp, hiç bir şey yapmadığmızı, durumu kanıksadığımızı da gözledim. Hangisini yapayım derken hiç bir şey yapmıyor. Yapılanlara seyirci kalıyoruz.

Sesimiz çıkmalı. Hangi konu olursa olsun. Sesimiz çıkrken lütfen şu sözü sarfetmeyelim: "Bula bula bu konuyu mu buldun?" Cevap hakkımı kullanıyorum; "Evet bu konuyu buldum. Lütfen sen benden daha iyisini bul ve ben de senin peşinden geleyim." O kadar çok düzeltmemiz gereken şey var ki, bunlardan biri de dilimiz.

Türkçemizi kaybediyoruz. On bin yıldan fazla zamandan beri oluşan dilimiz artık yok oluyor.

Men kelimesi ben anlamında kullanılan bilinen tarihi ile en az on bin yıllık bir kelimedir. Biz bu kelimeleri bırakıp yabancı kelimeler kullanmaktayız.

Türkçemizi, dilimizde kaybediyoruz. Türkçemiz bozuluyor. Özel televizyonların ve radyoların çalıştırdıkları elemanların yeterli türkçeyi bilmemeleri türkçe kullanımında insanları yanlış yönlendirmektedir.

Bir de buna özel televizyonlarda iyi eğetim almış, ancak neye hizmet ettiğini bilmez elemanları da kullanmaya çalıştıkları yabancı kelimeler ve argo sözler nedeniyle türkçemiz bozulmaktadır. Bu bozulma ise bir moda gibi topluma yayılmaktadır. Bu da kültürümüzün de yokolmasını beraberinde getirmektedir.

Yabancı hayranlığının bir başka göstergesi de sokaktaki ticarethane tabelalalırının üzerinde yer alan yazıların yabancı dillerdeki kelimelerden oluşmasıdır. Bu da hem görüntü hem de dil kirliliğini birlikte getirmektedir.

Arkadaşım Mehmet (Gürhan) bir süre önce başlattığı türkçe konuşalım ve konuşmalarımızı düzeltelim fikri üzerine bulunduğumuz ortamlarda, konuşamlarda geçen yanlış kullanım ve türkçe olmayan kelimelerin kullanımı konusunda ikazda bulunuyoruz.

Lüften bu konuda duyarlılık başlatalım. Ben, bulunduğum yerde, üyesi olduğum dernek aracılığı ile ticarethane levhalarının türkçe kelimeler taışması konusunda bir kampanya başlatacağım. Burası küçük bir yer. Ama küçük olana başarmakla büyüklerin başarılabileceğini göreceğimizi düşünüyorum.

Yazdığım yazıda da hatalar yapmış olabilirim. Bu konuda uyarılarınızı sevinerek kabul edeceğim. Bu konuyu takip edelim, yazalım, ikazlarda bulunalım ve unutmayalım.

Bizim, on bin yılı aşkın sürede oluşan bir dili değiştirmeye hakkımız yok.